Türkiye'de Pan-Türkizm ve

Çin internetinde “Türkiye neden bu kadar sevilmiyor?” sorusu sık sık karşımıza çıkıyor. Zhihu yazarı Dionysus, verdiği bir yanıtta bunun nedenini ülkenin kendisinde değil, Pan-Türkizm akımının Çin’in temel çıkarlarıyla çatışmasında görüyor. Bu bakış açısı, seyahat ve günlük yaşamın dışında ayrıca tartışılmayı hak ediyor; çünkü Türkiye’de turist olarak karşılaşılan sıcaklık ile haberlerde görülen milliyetçi söylem gerçekten iki ayrı şey.

Doğuya yönelen anlatı nasıl oluştu?

Bu farkı anlamak için modern Türkiye’nin başlangıcına dönmek gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra Atatürk, büyük güçler arasında paylaşılabilecek imparatorluk kalıntısını laik, ulus-devletçi, ordusu modern ve dış politikası gerçekçi bir yapıya dönüştürdü. Ancak kurulan devlet artık “Osmanlıların ülkesi” değil, “Türklerin ülkesi“ydi. Topraklarının büyük bölümünü kaybeden eski bir imparatorluk, tarihsel derinliğini nereden alacağı sorusuyla karşılaştı. Batıda Avrupa vardı; yüz yıllık çabaya rağmen tam üyelik gerçekleşmedi. Güneyde Osmanlı’nın eski Arap dünyası vardı; tarihsel hafıza pek hoş değildi ve Orta Doğu’yu bütünleştirmek neredeyse tüm bölgesel güçlerle çatışmak anlamına geliyordu. Geriye üçüncü yön kaldı: doğu.

Anadolu’dan Azerbaycan ve Orta Asya üzerinden Çin’in Sincan bölgesine uzanan hat, Avrasya’da Türk dilleri konuşan halkları bin yıllık ortak bir tarih topluluğu olarak yeniden tanımlıyor. Pan-Türkizmin temel çerçevesi budur. Yazar, bu anlatının aynı anda üç bölgeye dokunduğunu belirtiyor: Rusya içindeki Türk dilli halklar, Rusya’nın geleneksel etki alanındaki Orta Asya ve Çin’in Sincan bölgesi. Dolayısıyla Çin için bu, uzak bir milliyetçi akım değil; doğrudan toprak, milliyet ve güvenlik meselelerine temas eden bir ideoloji. Çinlilerin Türk milliyetçiliğine bakışının Fransız, Alman ya da Arap bakışından farklı olmasının nedeni de bu.

Dil topluluğu siyasi topluluk değildir

Yazar ayrıca Pan-Türkizmin yöntemini eleştiriyor: dil topluluğunu önce siyasi topluluğa, sonra “tarihin başından beri var olan” bir millet topluluğuna dönüştürme alışkanlığı. Avrasya bozkırlarının iki bin yıllık tarihi bundan çok daha karmaşık. Hunlar, Siyenpiler, Cuan-cuanlar, Göktürkler, Uygurlar, Kitanlar, Moğollar ve daha sonra sayısız Orta Asya devleti arasında savaşlar, fetihler, ittifaklar, göçler, dil değişimleri ve yoğun nüfus karışmaları yaşandı. Turancılar ise bugünün etnik haritasını alıp geçmişe taşıyor; Türk dilleri konuşan ya da bir zamanlar belirli bir bozkırda yaşamış olan herkesi antik çağdan modern Türkiye’ye uzanan bir soyağacına yerleştiriyor. Yazar, bunun Hunları, Siyenpileri, Cuan-cuanları ve Moğolları tek bir günümüze uzanan Moğol milleti olarak açıklamakla aynı anlatı yöntemi olduğunu savunuyor.

Tarihsel ayrıntılar ve gerçeğin karmaşıklığı

Yazıda sık gözden kaçan bir ayrıntıya da değiniliyor: Uygur Kağanlığı, Tang hanedanının önemli bir müttefikiydi ve An Lushan isyanının bastırılmasına yardım etmişti. Uygurların yükselişi ise İkinci Göktürk Kağanlığı’nın çöküş sürecinde gerçekleşti. Bu tür tarihsel gerçekler, bozkır siyasetinin mantığının ittifak, ihanet ve kaynaşmanın iç içe geçtiğini, tek bir etnik soyağacıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Gezginler açısından bu, Türkiye’de duyulan bazı tarih anlatılarının güçlü siyasi yansımalar taşıyabileceği anlamına geliyor. Ancak bu, her Türk’ün aynı görüşte olduğu anlamına gelmiyor; günlük yaşam ile resmi ya da aşırı milliyetçi söylem arasında hâlâ bir mesafe var.

Türkiye’yi bir seyahat destinasyonu olarak görmek ile onu analiz edilmesi gereken bir siyasi söylem öznesi olarak görmek iki ayrı şey. İlkinde çarşıların, kıyıların ve insan sıcaklığının tadını çıkarabilirsiniz; ikincisinde ise Pan-Türkizm anlatısının nerede olgusal sınırları aştığını görmek gerekir. Bu ayrımı anlamak, belki de basitçe “sevilir mi, sevilmez mi?” diye sormaktan daha faydalı.

0

0 条评论

支持 Markdown · 回复会实时推送给对方

还没有评论,写下第一条。